GENEL BAŞKAN ART’DE DEĞERLENDİRMELER YAPTI

Türkiye Kamu-Sen ve Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, ART’de yayınlanan Eğitim ve Toplum programında önemli açıklamalar yaptı.

Genel Başkan İsmail Koncuk, KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Derviş Eroğlu’nun Türkiye Kamu-Sen’in 29 Mart-1 Nisan tarihleri arasında Antalya’da yapılan toplantısına katıldığını hatırlatarak, şunları söyledi: “KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Derviş Eroğlu’nu Türkiye Kamu-Sen Teşkilat Buluşmasına davet ettik. Sayın Eroğlu çok güzel bir konuşma yaptı. Kıbrıs davası birçok insanın Türkiye’de bilmediği bir davadır. Hala birçok insan KKTC’yi Türkiye’nin sırtında bir kambur olarak görüyor. Oysa Türkiye’nin bu konuda ciddi sorumlulukları var. Afganistan’a nasıl asker gönderiyorsak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayan soydaşlarımızın sıkıntılarını da paylaşmak gibi bir mecburiyetimiz var. Onlara yapılan her türlü yardımı desteklemeliyiz. Kıbrıs davasına ihanet eden bazı gruplar var. Kuzey Kıbrıslılar bu insanlara fırsat verilmemelidir. KKTC’nin bağımsız devlet olması konusunda hem Türkiye, hem KKTC yetkilileri gayret içinde olmalıdır. Dünya KKTC’yi tanımalıdır. Kıbrıs konusu milli bir davadır. Bu davaya her sivil toplum örgütü destek olmalıdır. Ancak ne yazık ki Türkiye Kamu-Sen kadar milli davalara sahip çıkan kuruluşlar kalmamıştır.”

Sendikalar Yasasındaki değişiklikler ile ilgili değerlendirmelerde de bulunan Koncuk şunları kaydetti: “Keşke iktidar bu fırsatı iyi değerlendirseydi. Çıkarılan Kanun, sendikaların elini kolunu bağlama eğiliminde olan bir kanundur. Burada taraflar konusunu iyi irdelemeliyiz. Hükümet kamu çalışanlarına toplu sözleşme vermesi ile övünüyor ama ‘masada sendikalar değil, hükümet nasıl öne geçebilir?’ diye düşünüyor. Toplu sözleşme masasında kamu çalışanlarının 15 temsilcisi bulunuyor.  Memur-Sen’in toplu sözleşme masasında 9 temsilcisi var. Türkiye Kamu-Sen’in 4, Kesk’in 2 temsilcisi var. Memur-Sen’in 57 bin üyesine bir, Türkiye Kamu-Sen’in 100 bin üyesine bir, Kesk’in 116 bin üyesine bir temsilci düşüyor. Böyle bir adalet olabilir mi? Bir konfederasyonu 10 yılda beslediler, büyüttüler, palazlandırdılar, yetkili konfederasyon haline getirdiler. Ancak geldiğimiz noktada bu Konfederasyonun kamu çalışanlarını temsil kabiliyeti tartışılmalıdır. Üç Konfederasyon masaya oturacak. Ancak sadece Memur-Sen’in Genel Başkanı toplu sözleşmeyi imzalama yetkisine sahip olacak. Memur-Sen’in diğer 8 temsilcisinin de hiçbir yetkisi yok.  Hükümet bir kişi üzerinde baskı oluşturabilir. Toplu sözleşmeye aykırı bir masa dizaynı var. Eğer 3 Konfederasyonun yetkisi olsaydı, üç Konfederasyonun gücü hükümet üzerinde baskı unsuru olarak kullanılabilseydi, kamu çalışanlarının maddi ve sosyal taleplerine biraz daha rahat cevap verilirdi.  Farz edelim Ahmet Gündoğdu 40 yılda bir yiğitlik yapsa, toplu sözleşmeyi imzalamasa, o zaman Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna gideceğiz. Ancak Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nun teşkili de Hükümetten yana. Kurul 11 kişiden oluşuyor. Bu üyelerinin 6 tanesi Hükümetin direktifleri ile hareket edecek kişilerdir. Hakem Kurulu tarafsız bir kurul olmalıdır. Bakınız, Hakem Kurulu’nda 4 sendika temsilcisi var. Sendika temsilcisinin Hakem Kurulu’nda ne işi var? Sendika temsilcisi taraftır. Yine Hakem Kurulu’nda Kamu İşveren Kurulu’ndan 4 kişi var. Zaten Kamu İşveren Kurulu ile anlaşamamışız. Bu insanlar gerekçelerini anlatmak üzere orada olabilir ama hakem olarak bulunmaları yanlıştır. Kurulda 2 tane akademisyen var. Sendikalar 7 akademisyen belirliyor, birini Bakanlar Kurulu seçiyor. 7 akademisyeni de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı teklif ediyor, onu da Bakanlar Kurulu seçiyor. Görüldüğü üzere Hükümet, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına bile güvenmiyor. Hakem Kurulunun Başkanı da tartışma konusudur. İşçi sendikalarında Hakem Kurulu Başkanı Yargıtay 9. Daire Başkanı’dır. Burada ise iktidar Sayıştay Başkanı, Danıştay Başkanı, Yargıtay Başkanı, Yargıtay Başkanvekili, Daire Başkanları arasından bir kişiyi seçiyor. Üstelik Hakem Kurulu Başkanı her yıl değişebilir. Evlere şenlik bir Hakem Kurulu Başkanlık Sistemi var. Toplu sözleşme masası kamu çalışanlarının aleyhine güçsüzleştirilmiştir. Memur-Sen’i de bu konuda sorumlu olarak görüyorum. Ancak bilinmelidir ki; Toplu sözleşme masası tek seçenek değildir. Sendikacılıkta esas olan alanlardır. Türkiye her toplu sözleme döneminde bu kanunla gerginlikler yaşayacaktır. Kamu çalışanlarının pazarlanması karşısında susmamızı kimse beklemesin. Eğer toplu sözleşme masasında uygun bir yaklaşım görmezsek her türlü eylemi meşru görürüz. Kamu çalışanlarına grev hakkı tanınması da gerekir. İşçilere grev hakkını verdiniz. Türkiye yıkıldı mı? Kamu çalışanları haklarını sorumlulukla kullanır. Anlamlı bir grev kararı alınırsa kamu çalışanları buna katılır.”

Koncuk, Türkiye Kamu-Sen’in toplu sözleşme masasındaki taleplerini de şöyle sıraladı: “Bir yıl içerisinde doğalgaza yüzde 34 zam yapıldı. Elektriğe bir yılda yüzde 18 zam geldi. Bütün girdileri zam oranları ile değerlendirdiğimizde, kamu çalışanlarına yapılan zamlarla arasında yüzde 30-33’lük bir fark var. Bu ne demektir? Son 10 yılda kamu çalışanlarının zam oranları girdilere yapılan zamlar karşısında yüzde 33 erimiştir. Biz de buna uygun bir zam istiyoruz. Birinci 6 ay için yüzde 10, ikinci 6 ay için yüzde 10 zam istiyoruz. Tüm kamu görevlilerinin ve emeklilerin maaşlarına 1 Ocak 2012 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere aylık net 100 TL zam istiyoruz. Dini bayramlarda her kamu çalışanına brüt asgari ücret üzerinden ikramiye verilmelidir. Özel hizmet tazminatlarında ciddi sorunlar var. Özel hizmet tazminatlarının 21 puan artırılarak tüm kamu görevlileri ve emeklilerin maaşlarına net 100 TL olarak yansımasını istiyoruz. Ek gösterge ciddi bir problemdir. Kamu çalışanlarının bir kısmı ek göstergeden yararlanamamaktadır. Ek göstergelerin yükseltilmesi için çalışma yapılmalıdır. Tüm ek gösterge rakamları 800’er puan artırılmalıdır. Eşit işe eşit ücret düzenlemesi yapıldı. Ancak birçok adaletsizlik meydana geldi. Bakanların özel kalem müdürlerinin, özel şoförlerinin maaşı arttı. Ancak öğretmenlerin ve akademisyenlerin ek göstergeleri bir puan dahi artmadı. Bu konuda düzenleme yapılmalıdır. Aile ve çocuk yardımı artırılmalıdır. Bakınız Türkiye 2011 yılında yüzde 8.5 büyümüştür. Kamu çalışanları bu büyümeden pay alamamaktadır. Türkiye’nin dünyanın 16. büyük ekonomisi olduğu ile övünüyoruz. Ama Türkiye, BM İnsani Gelişmişlik Endeksi bakımından dünyada 83. sıradadır. Demek ki Türkiye’de ciddi bir gelir adaletsizliği var. Siz dünyanın 16. büyük ekonomisiyseniz, İnsani gelişmişlik Endeksinde de 16. sırada olmanız lazım. ”

4+4+4 sistemini de değerlendiren Genel Başkan İsmail Koncuk, “4+4+4 sistemi konusunda tüm sorumluluğumuzu yerine getirdiğimize inanıyoruz. Bu sistemle Türkiye’de eğitim sistemini alt üst olacağını, 80 yıllık tecrübelerimizi çöpe atacağımızı, öğretmen dengesizliği oluşacağını, fiziki alt yapımızın alt üst olacağını, müfredatların alabora olacağını ifade eden açıklamalar yaptık. Sadece eylem yapmadık. Peki Türk Eğitim-Sen bu konuda neden eylem yapmadı? Türkiye’de din eğitimi üzerinden kutuplaşma meydana geldi.  Meydana indiğimizde maalesef eylem yapan diğer kuruluşlarla aynı paralele gelecektik. Bu kutuplaşmanın tarafı değiliz. Ama ‘yapılanlar yanlıştır’ dedik. Alt komisyonda görüşlerimizi dile getirdik. Televizyon programlarında düşüncelerimizi ifade ettik. Her şeye rağmen AKP iktidarı kör inatlaşma içine girdi. Yazıklar olsun. Kınıyorum. Türkiye’de demokratik anlayışların hâkim olduğunu söylemek çok zor. Çoğulculuk ile çoğunlukçuluk arasında fark var. Siz 500 kişiyle bile iktidar olsanız diğer sivil toplum örgütlerinin, muhalefetin sesine kulak vermek durumundasınız. İşte bu çoğulculuktur” dedi.

Bu sistemle sınıf öğretmenlerinin norm kadro fazlası olacağına dikkat çeken Koncuk, “İlkokul eğitiminin 4 yıla düşürülmesiyle birlikte sınıf öğretmenleri norm kadro fazlası olacaktır. Türk Eğitim-Sen olarak bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı’na yazılı başvuruda bulunduk. Bunu gidermek için isteğe bağlı olarak branş öğretmenliğine geçmek isteyen sınıf öğretmenleri dışında kalan ve bulundukları okulda norm fazlası durumuna düşen sınıf öğretmenleri için Norm Kadro Yönetmeliğinde değişiklik yapılarak bulundukları okulda norm kadro ile ilişkilendirilinceye kadar 5 yıl süreyle norm fazlası olarak tutulabilmelerine imkan sağlanması ve 5. yılın sonunda hala norm kadro ile ilişkilendirilemeyen ve norm fazlası olarak kalan öğretmenlerimize - istemeleri halinde -  branş öğretmenliğine geçme imkanı verilmesi, branş öğretmenliğine geçmeye istekli olmamaları halinde sınıf öğretmeni olarak bulunduğu yerleşim yerinde uygun okullara yer değişikliği yapılmasını istedik. Bakınız Bakan Dinçer ‘sınıf öğretmenleri norm kadro fazlası olmayacak, 5. sınıflara derse girecek’ diyor. Başbakan ‘5. sınıflara branş öğretmenleri girecek’ diyor. Nurettin Canikli ‘norm kadro fazlası olan öğretmenleri branş öğretmeni yapacağız’ diyor. Kimin dediği doğru? Ben Başbakanın dediğinin doğru olduğunu düşünüyorum. Şu anda demek ki sınıf öğretmenleri için tedbir almalıyız. Bakan Dinçer ‘sınıf öğretmenleri norm kadro fazlası olmayacak’ sözünü yerine getirmelidir. Bakan Dinçer’e sesleniyorum: Bugüne kadar sözünü tutmadın, ama bu sözünü yerine getir. Bir kere doğru iş yap. Sınıf öğretmenleri norm kadro fazlası durumuna düşerse, biz bunu Bakanın yüzüne çarparız. Eğitim-Bir-Sen de ‘bir tane sınıf öğretmeni norm kadro fazlası olmayacak’ diye açıklama yaptı. Eğitim-Bir-Sen’e de sesleniyorum: Bir tane öğretmen norm kadro fazlası olursa bunu da sizin yüzünüze çarparız. Sorumlu davranmadınız. Sınıf öğretmenlerini bekleyen riskleri açıkça söylemediniz. Sınıf öğretmenlerinin norm kadro fazlası olacağını söyleyen bir tek Türk Eğitim-Sen idi. Ne yazık ki tedbir alınmazsa 50 bin sınıf öğretmeni norm kadro fazlası duruma düşecek” diye konuştu.

İkinci 4 yıldan sonra öğrencilerin açık öğretime gitme imkanı tanınması konusunda da açıklama yapan Koncuk, “Bu sistemle ikinci 4 yıldan sonra öğrencilere açık öğretime gitme imkânı getirilmektedir. Böyle bir şey olabilir mi? Açık lise eğitimi okula alternatif hale getiriliyor. Bu da dershanecilik sisteminin patlamasına yol açacak. Liselerde okullaşma oranı tüm gayretlerimize rağmen yüzde 69’dur. Bu noktada yüz yüze eğitimden neden kaçınalım? Açık eğitime gitme hakkı hasta ya da geçici tarım işçilerinin çocuklarına verilebilir.

Ne yazık ki bu yasa her türlü karşı koymamıza rağmen kabul edildi. Şu anda yasanın içi doldurulması gerekmektedir. En azından sınıf öğretmenlerinin mağduriyetine sebep olmamalıyız. Eğer liselerde okullaşma oranı yüzde 69’un gerisine düşerse, liselerde de öğretmenler norm kadro fazlası olabilir” dedi.  

Okul öncesi eğitimin zorunlu eğitim kapsamında olması gerektiğinin altını çizen Genel Başkan Koncuk, “Okul öncesi eğitim 71 ilde zorunluydu. Bu yasayla okul öncesi eğitim artık zorunlu değil. Oysa dünya, okul öncesi eğitimde Türkiye’den çok öndedir. Türkiye okul öncesi eğitimde yıllarını kaybetti. Bu noktada okul öncesi eğitimin zorunlu olması gerekiyordu. Okula başlama yaşının 60 aya indirilmesi de hem pedagojik hem fiziki imkânlar açısından yanlıştır. Yeni eğitim-öğretim yılında 2 milyon 800 bin öğrenciyi birinci kademe birinci sınıfa kaydetmek zorunda kalacağız. Elimizde derslik yok. Bu durumda sınıf mevcutları 60’a, 70’e çıkacak. Öte yandan çocukları çok küçük yaşta okula başlatmak tehlikelidir. Kas-sinir koordinasyonunu sağlanamaması nedeniyle çocuklarımızın büyük kısmı okula başlayamayacak” dedi.

Türk Eğitim-Sen’in din eğitimini neden desteklediğini, İmam-Hatiplerin orta bölümünün neden açılması gerektiğini de anlatan Koncuk şunları kaydetti: “Türkiye’de doğru din algısının yerleşmesini sağlamak lazım. Hangi anlayışta olursanız olun doğru din algısının Türkiye’de din istismarını önleyecek tek tedbir olduğunu görmek gerekir. 1997’de İmam-Hatipler kapatıldı. Kesintisiz eğitime geçildi. Peki din istismarından faydalanan siyasi partilerin iktidarını engelleyebildiniz mi? Dinin merdiven altında genç nesillere anlatılmasının önüne geçebildiniz mi? Doğru bir İslam algısının oluşmasını sağlayabildiniz mi? Hayır. O zaman bizim doğru İslam algısının, doğru dinin çocuklarımıza anlatılmasını sağlamamız lazım. Kuran-ı Kerim dersi zorunlu değil, isteğe bağlı. Bu neden laikliğe aykırı olsun? Laiklik; din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır, din eğitiminden kaçmak demek değildir. Sendikamızı bu konuda suçlayanların elini vicdanına koyması lazım. 1997’den beri Türkiye’nin yaşadığı siyasi macerayı gözlerinin önüne getirsinler, Türkiye’de hangi grupların nerelerde hâkim olduğunu şöyle bir değerlendirsinler, Türkiye’de din algısının doğru İslam algısı olup olmadığı sorusunu cevaplasınlar; ondan sonra Türk Eğitim-Sen’in ne demek istediğini anlarlar.”

      Öğretmen atamaları hakkında da açıklamalar yapan Genel Başkan, “Özel okulların devlet tarafından destekleneceğine, öğrenci başına özel okullara 1500 TL yardım yapılacağına ve atama bekleyen öğretmenlerin bu şekilde özel okullarda iş bulacağına dair birtakım haberler var. Böyle saçma bir anlayış olmaz. Türkiye’de 350 bin atama bekleyen genç var. Atama bekleyen öğretmenlerin 28 bin atama alacağı var. Devleti yönetenlerin verdikleri sözün altında kalması kocaman bir ayıptır. Zira bu devlet Haziran ayına kadar 28 bin atama yapacak güce sahiptir. Diğer yandan Ağustos ayında da ciddi bir öğretmen ataması yapılmasını bekliyoruz. Şayet devletin özel okullara öğrenci başına 1500 TL verecek gücü varsa, o zaman öğretmen ataması yapmalıdır. Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer de artık ayaklarını yere basmalıdır. Bakan, her konuşmasında öğretmenlerin itibarının biraz daha azalmasına vesile oluyor. Oysa Milli Eğitim Bakanının görevi öğretmenlerin, eğitim çalışanlarının itibarının yükselmesini sağlamaktır. Bakan Dinçer’i de aklı-selime davet ediyorum. Sayın Bakan öğretmenleri rakip olarak görmemelidir. Milli Eğitim Bakanı kendisini bu duruma düşürmemelidir” diye konuştu.

Genel Başkanın Konuşması İçin Tıklayınız