İNKARCILARA İNAT ATATÜRK’Ü ANLAMAK VE ANMAK

Ne yazmalı nereden başlamalı bilemiyorum. Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihi önemini anlatmak, buna mecbur kalmak bile utanç verici. Hangi kültür vardır ki; atasına hakaret etmiş; hangi uygarlıkta kendi kahramanlık tarihini reddetmek söz konusu olabilir.

Türkiye Cumhuriyetince son dönemde artan Atatürk’e hakaret olaylarına geçtiğimiz günlerde bir yenisi daha eklendi. Eğitim Bir-Sen Genel Başkan Yardımcısı Atilla OLÇUM adlı şahıs, Burdur ilinde katıldığı bir toplantıda, “Yaklaşık 100 yıl boyunca bu ülkenin özellikle de eğitim alanında sirayet etmiş Kemalist ruhu, Kemalist ideolojiyi müfredatımızdan ciddi bir şekilde arındırıp medeniyet değerlerini içselleştirmiş bir müfredatı bu ülkenin en büyük sivil toplum teşkilatı olarak ortaya koymamız gerekiyor. Bakanlık ve siyaset üzerinde ciddi bir baskı unsuru olarak da bunu takip edip üzerimize düşeni yapmamız gerekiyor ve inşallah içimize yolculuk konusunda da ulaşabileceğimiz bütün alanlara ulaşıp bu mücadeleyi sürdüreceğiz.” ifadelerini kullanarak Atatürk’e olan nefret söylemlerine bir yenisini daha bilinçli olarak ekledi. Hiç şüphe yok ki; sistematik ve giderek artan bu söylemlerin nedeni ülkenin gündemine getirilmeye çalışılan “başkanlık sisteminin” benimsenebilmesinin yolunun; Atatürk’ü, Cumhuriyet rejimini kötüleyerek başarıya ulaşabileceği inancıdır. Bu nankörlük, tarihe ve Ata’ya saygısızlık, bu küstah tavır yalnızca bir makam sevdası uğrunadır. Birileri birilerinin emriyle tetikçi olmakta, planlanmış zamanlarda planlanmış isimler de bu aşağılık tavrı sergilemekten çekinmemektedir.

Belli bir grubun nefret söylemlerine maruz kalan; Mustafa Kemal Atatürk’ten biraz bahsedelim. Kimdir bu Türk Atası?

Mustafa Kemal Atatürk 1929’da “Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir” demiştir. Bu cümleden hareketle; Atatürk, bir ülkü, bir düşünce sistemi; kurtuluşun, uygarca yaşamanın, adam olmanın, yücelmenin hızı, gücü ve kaynağıdır.

Atatürk’ü anlamak, sevmek, değerlendirmek ve tanımak akıl yoluyla inceleme, düşünme ve yaptıklarının derinlerine inme sorunudur. Atatürk’ü anlamak ve sevmek, bir anlamda erdemli olma işidir.

Atatürk ne yalnızca bir asker; ne de yalnızca bir devlet adamıdır. O aynı zamanda kara tahtanın başında harf öğreten, arkeolojik kazılara giden, tren raylarının genleşme hesabını yapan, şehirleşme planları yapan, tiyatro eseri oynatan, geometri kitabı yazan bir dehadır.

Mustafa Kemal Atatürk, sarsılmaz bir vatanseverdir. Askeri bir deha olarak ordular idare etmiştir. Trablusgarp'a giderken gençliğinin en heyecanlı dönemlerinde bir an bile tereddüt etmeden bir vatan parçasını kurtarmaya koşmuştur. Birinci Dünya Savaşı'nda bir an önce savaş meydanlarında vazife görmeye başlamak için, bulunduğu ata emirliğinden kurtulmaya çalışmıştır. Kendisi o dönemi sonrasında şöyle anlatmıştır: "... Bütün memleketin açık bir felakete atılmış olduğunu gördükten ve bütün Türk ordusunun bu felaketi her ne pahasına önlemek için kanını dökmeye hazırlanmasından başka çare kalmamıştı... Benim hala Sofya'da kordiplomatik içinde rahat salon hayatı geçirebilmeme imkân olabilir mi idi?"

13 Ocak 1921’de Mustafa Kemal, Meclis kürsüsünden şöyle seslenmiştir: "Efendiler, Namık Kemal demiştir ki: 'Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini; yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?' işte bu kürsüden, bu Meclisin reisi sıfatıyla, heyetinizi teşkil eden bütün azanın her biri namına ve bütün millet namına diyorum ki: Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini. Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!" nitekim o kurtarıcı bulunmuş ve Türk Milleti şanlı bir zaferle tarihe geçmiştir.

Devlet adamlığı noktasını da; 1930'da öğrencilerle yaptığı konuşmaya bakarak anlayabiliriz: "Yolunda yürüyen bir yolcunun yalnız ufku görmesi yeterli değildir. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi gerekir." Gerçek devlet adamı, ufkun ötesini gören ve bilen kişidir; onun için 1919 yılının Ekim ayında söylediklerini de sürekli olarak anımsamak gerekir: "Efendiler, bu vesile ile muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki esas cevheri çok iyi inceleyerek, dikkatinden bir an bile kaçırmasın!" Bu tavsiyenin önemi yaşadığımız bu çağda kendini göstermektedir. Ata bir kez daha haklı çıkmıştır!

Bir de eğitimci olarak Atatürk’ün eğitim anlayışını değerlendirmekte fayda vardır. "Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı ve yüksek bir toplum halinde yaşatır ya da bir milleti köleliğe ve geri kalmışlığa terk eder." sözü Ata’nın eğitime bakışını açıkça ortaya koymaktadır. Bu anlayıştan hareketle Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen milli eğitim sistemi; eğitimin milli olması, eğitim öğretim birliğinin temel alınması, milli eğitim sisteminin bilime dayandırılması, eğitimin yaygınlaştırılması, kadınların eğitimine eşit biçimde önem verilmesi, eğitimde düşünce ve hareket birliğinin sağlanması, uygulamaya da öncelik verilmesi, öğretmenlik mesleğinin çekici hale getirilmesi gibi ilkeler çerçevesinde düzenlenmiştir. Atatürk’ün ülkemizin bugünlerdeki durumunu özetleyen şu tümcesinin önemini de vurgulamalıyız: “Çalışmadan, öğrenmeden, yorulmadan rahat yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.”

Atatürk’ün dini yönünden de biraz bahsedelim. Atatürk'ün din anlayışı ve din konusunda izlediği politika, yıllardır saptırılan, çarpıtılan bir konu olmuştur. Bunun nedeni hiç şüphesiz kendi materyalist felsefelerini Atatürk'e mal ederek meşrulaştırma çabası içine giren bir kısım din aleyhtarı marksist çevreler ile Atatürk’ü kendilerine düşman gören bir takım çevrelerin yalan yanlış söylemleridir. Oysa tarihsel gerçekleri, Atatürk'ün dine bakışını ve uyguladığı din politikasını incelediğimizde, çok daha farklı bir tablo ile karşılaşırız: Atatürk, son derece samimi bir dindardır. “Türk milleti daha dindar olmalıdır... Dinime bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, öyle inanıyorum.” sözü ile ve hutbe verebilecek kadar fazla olan dini bilgisi ile gerçeği daha net görebiliriz. Atatürk, 7 Şubat 1923 tarihinde, Balıkesir'deki Paşa Camii'nde verdiği hutbede kendisini dinleyenlere İslam'ın yüceliğini şöyle açıklamıştır: "Ey millet, Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri Allah tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası, hepimizce bilinmektedir ki, Yüce Kuran'daki anlamı açık olan ayetlerdir.

İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor." Bu sözlerin üzerine daha fazla konuşmaya sanırım gerek yoktur.

Bu anlatılanlara ek olarak; Atatürk’e bakışı ve onun herkesçe kabul edilen bir deha olduğunu anlayabilmek adına dışarıya da bir kulak vermek gerekir:

Türk orduları 1922'de Yunan ordularını denize dökünce İngiltere Parlamentosu büyük bir toplantı yapmıştır. Toplantıda İççi Partisi Lideri Makdonalt: “Nerede Başvekil Lloyd George? Bize ne söz verdi? Netice ne oldu? Hazineden büyük paralar alıp bizi boş yere masraflara soktu. Hani Boğazlar bizim olacak, Anadolu taksim olunacaktı? Hiçbiri olmadı. Bunun hesabını bize versin!” bunun üzerine kürsüye gelen Lloyd George şu tarihi konuşmayı yapmıştır: “Arkadaşlar! Asırlar pek nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dâhiyi bu dönemde Türk milleti yetiştirdi. Mustafa Kemal'in dehasına karşı elden ne gelir? diyerek kürsüden inmiş ve başvekillikten istifa etmiştir. Bu da Türk Milleti için yaşanmış bir tarihi gururdur.

Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yılı nedeniyle yapılan UNESCO toplantısında, 152 ülkenin imzaladığı bir kararla, çağa damgasını vuran önder olarak oy birliği ile kabul ettiği metinde; “Atatürk, uluslararası anlayış, işbirliği ve barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi; olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş bir devrimci; sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder; insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü; bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, dil, din, ırk ayrımı gözetmeyen, eşsiz Devlet Adamı; Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu” ifadeleri ile Atatürk’ü nasıl anlamamız gerektiği açıkça vurgulanmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, Asya ve Afrika halklarının ulusal bağımsızlık yolundaki savaşlarına yaptığı fikir önderliği, 1947 ile 1964 yılları arasında "üçüncü dünya ülkelerinin sözcüsü olarak tanınan Nehru'nun yazdıklarında çok açık olarak görülür. Nehru, 1944 yılında, İngiliz hapishanesinde "Hindistan'ın Keşfi" adlı kitabını yazarken, Mustafa Kemal Atatürk’ün Hint ulusal hareketi üzerindeki etkisine dikkatleri bir daha yöneltmiştir: "Kemal Paşa, Türkiye'yi yalnızca yabancı egemenliğinden ve bölünmekten kurtarmakla kalmamış, Avrupalı emperyalist devletlerin, özellikle İngiltere’nin oyunlarını da boşa çıkarmıştır. Bunun ardından gelen dincilerin hedef aldığı devrim politikası, kor inançlı Müslümanların gözünde Mustafa Kemal sevgisini azaltmıştır; ancak asıl bu politika onu genç kuşaklara ve gerçek Müslümanlara daha çok sevdirmiştir.

1996 yılında ölen Haiti Cumhurbaşkanının mezar taşındaki hitabede “Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm” yazısı bulunmaktadır.

Görüldüğü üzere Atatürk’ü anlatmaya değil sayfalar bir ömür yetmez. Onun her bir özelliği hakkında ciltlerce kitap yazılabilir. Askeri zekası, vatanseverliği, devlet adamlığı, eğitimci yönü ve daha niceleri… Her biri destana konudur. Bu deha hem Türk Milletinin bir evladı hem de Atasıdır. Atatürk, Türk Milleti için en büyük gurur kaynaklarından biridir. O’nun hiç unutulmaması gereken şu özdeyişini de unutmamalıyız: “Geçmişi ne kadar çok unutursak geleceği korumak o kadar zor olur…”