MUM KİMİN YANAN IRAK TÜRKLERİ

Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden bu yana, sürekli olarak iç-dış meselelerle uğraşmak zorunda kalmış bir devlettir. Bu noktada, değişik etkenler rol oynamıştır. Elbette Anadolu’nun tarih boyunca zor bir coğrafya olması, medeniyetleri ve milletleri yutan bir çekim alanına sahip olması önem taşımaktadır. Bunun yanında, Türk Milleti’nin tarih boyunca kurduğu büyük devletlerin dağılmasından sonra ortaya çıkan kaos, bir diğer önemli husustur. Osmanlı-Türk Devleti’nin mirasçısı konumundaki Türkiye Cumhuriyeti Devleti de imparatorluk sonrası devam eden sorunlarla doğal olarak muhatap olmak zorunda kalmıştır. Bu sorunlar aynı zamanda, devletin ve milletin devam edegelen menfaatleriyle ve bekasıyla da ilgili olduğu için iş başına gelen hükümetler için meşgul olunması gereken zorunlu konular olmuştur. İşte bunların içinde en önemli meselelerden biri de Irak Türklüğü ve yaşadığı coğrafyadır. 

Irak Türkleri, ağırlıklı olarak Irak’ın kuzeyinde ve Türkiye ile sınır olan bölgelere yakın yerlerde yaşarlar. İlk akla gelen Kerkük ile Musul dışında Erbil, Tuzhurmatu, Tazehurmatu, Süleymaniye, Telafer gibi şehirlerde iskan etmektedirler. Dolayısıyla Irak Türkleri, yalnızca Kerkük’te değil Irak’ın kuzeyinde yer alan pek çok yerleşim biriminde yaşamaktadırlar. Kısacası Irak Türkleri deyince sadece Kerkük’ün akla gelmesi, doğru değildir. Geniş bir coğrafyada yaşayan Türklerin tamamı, dikkate alınmalıdır. Bir başka deyişle o meşhur türküde belirtildiğinden daha öte, mum kimin yanan sadece Kerkük değildir. 

5 Haziran 1926 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması ile bu saydığımız bölgeler, Irak’a bırakılmıştır. Maalesef bu antlaşmayla Irak Türkleri, uluslararası teminatlardan yoksun bir hâle gelmişlerdir zira bu antlaşmada bölgedeki Türklerin haklarıyla ve Türkiye’nin garantörlüğüyle ilgili herhangi bir hüküm yoktur. Irak iç hukukuna bağlı olarak yaşayan Türklere verilen haklar, aşama aşama ellerinden alınmış; alınmayan hakları ise fiilen kullanılamaz hale getirilmiştir.  

ABD’nin 2. Körfez Harekâtı ile Irak’ta ortaya çıkan yeni tablo, 2005 tarihli Irak Anayasası ile yazılı hâle getirilmiştir. Buna göre Iraklı Kürtlere büyük bir ayrıcalık tanınmıştır. Irak’ın kuzeyinde bir Kürt bölgesi kurulmuş ve Irak devleti, federal bir devlet olarak nitelendirilmiştir. Kürtler kendi bölgelerine, bu bölge içinde kendi anayasalarına sahip olmuşlardır. Ayrıca Kürtçe, bütün Irak genelinde ikinci resmî dil olarak kabul edilmiştir. Bölgeye özel yasama, yürütme ve yargı organları tesis edilmiştir. Bununla birlikte verilen bu yetkiler, Irak’ın toprak bütünlüğünü ve merkezi hükümetin Anayasa ile çizdiği çerçeveyi aşamayacak şekilde oluşturulmuştur. Bu çerçevede, Irak’ın kuzeyinde kurulması hedeflenen bir Kürt devleti ve bunu tesis etmek için 25 Eylül 2017’de Barzani tarafından yapılması hedeflenen halk oylaması, Irak iç hukukuna aykırıdır.

Irak’ın herhangi bir şekilde bölünmesi, özellikle 1926 Ankara Antlaşması ile Irak’a bırakılan bölgenin Irak’tan ayrılması hâlinde, Türkiye’nin bölgeyle ilgili hakları gündeme gelecektir. Yani 1926 tarihli Ankara Antlaşması’ndan önceki duruma dönüş mümkün olacak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Irak’a bıraktığı ve ağırlıklı olarak Irak Türklerinin bulunduğu bölgeler üzerinde yeniden egemen olma durumu gündeme gelebilecektir. Bu husus, Türkiye’nin elinde çok önemli bir koz olarak bulunmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin çok kararlı bir duruş sergilemesi gerekir.

Öte yandan 25 Eylül’de yapılması planlanan ve Irak merkezi hükümeti tarafından da kabul görmeyeceği ilan edilen halk oylaması veya çıkacak sonuç engellense bile Türkiye’nin Irak Türklüğü’nün geleceğiyle ilgili somut adımlar atması gerekir. Zira Irak’ın mevcut devlet yapılanması ve iç sorunları, uzun süre daha devam edecek gibi görünmektedir. Herhangi bir güvenceye sahip olmayan Irak Türkleri, her durumda ve pek çok açıdan tehdit altındadırlar. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Irak Türklerinin statüsüyle ilgili düzenlemelerin yanında sosyo-kültürel haklarının garanti altına alınması yönünde etkin çaba sarf etmelidir. Ana dilde yayın-eğitim, tarihî sembollerin kullanılması, tarih eserlerin korunması, vb. haklar yoluyla Irak Türklerinin asimilasyonu ve Irak’tan göç etmesi engellenmelidir. Bu hakların da sadece Kerkük’te yaşayan Türkler için değil Irak’ın tamamında yaşayan Türkler için elde edilmesi şarttır. Bu adımlar atılmadığı takdirde, asimilasyonun ve göçün engellenmesi mümkün olamayacak; Irak Türklüğü’nün bu coğrafyadan silinme ihtimali doğacaktır.

Sözün özü, 25 Eylül’de gerçekleştirileceği söylenen halk oylaması, Türkiye ve Irak Türklüğü için tehlike çanlarının kulakları sağır etmeye başladığını göstermektedir. Gereken adımlar doğru bir stratejiyle ve somut olarak atılmazsa sağırlık kalıcı hâle gelecek, vücut bütünlüğü etkilenecek ve hatta ayakta kalmak imkânsız hâle gelebilecektir. Unutulmamalıdır ki Irak Türkleri mum kimin yanarsa ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti buna seyirci kalırsa sıranın Türkiye Türklerine gelmesi kaçınılmazdır.