TERÖR VE PKK

    Silah, sivil halka yöneltiliyor, beşikteki çocuklar katlediliyor, trenler, otomobiller uzaktan kumandalı mayınlarla havaya uçurulmak isteniyorsa çarşıya, pazara, intihar saldırıları düzenlenerek bombalar patlatılıyorsa, İstanbul Küçükçekmece’de 08 Kasım 2009 Pazar günü üniversite sınavlarına hazırlanmak için gittiği dershane dönüşünde bindiği İETT otobüsüne yapılan molotoflu saldırı 17 yaşındaki Serap Eser’in yanmasına yol açıp ölümüne sebep oluyorsa,  terörün vicdanı, merhameti, dinide yok demektir.

Başkent Ankara’nın merkezinde, bir esnaf limon satıp evine döneceği bir vakitte hain bir saldırıya uğruyorsa,  05 Temmuz 1993’te Başbağlar’da içlerinde bebelerin ve yaşlı insanların bulunduğu 33 sivil ve masum, bir katliama kurban gidiyorsa bunun insani ve vicdani izahı olamaz.

26 yıldır insanımızı bölmeye çalışan ve binlerce kahraman Türk evladını şehit eden terör belası son günlerde daha fazla kendini göstermeye başladı. Vatan hainleri yine işbaşındalar. Her gün bir-iki gencimizi toprağa veriyoruz. Eli kanlı terör örgütü PKK dış güçlerinde kışkırtmasıyla hain emellerini gerçekleştirmek için çaba sarf ediyor.

Terör, kapkaç ve şiddet ülkemizde hemen, hemen her gün can almakta, vatandaşlarımız zarar görmektedir. Tablo iç açıcı değildir. Terör konusunda izlenen pasif politikalar ve terörün tırmanışı karşısında dışa bağımlı hareket etmenin ülkeye fayda getirmediği artık görülmektedir. Hükûmet terör konusunda sınıfta kalmıştır. Başbakan bölünmeyi bir tehlike, etnik ayrışmayı ise tehdit olarak algılamadığı için olsa gerek bölücülük ve terörle mücadeleyi önemsememiş hatta demeçleri ile bölücülüğü heveslendirip heyecanlandırmıştır. Terörü artıran ve şımartan davranışlardan birisi de hiç şüphesiz içeriği bilinmeyen açılım projesi olmuştur. Açılım projesi TRT 6’nın kurulması, “dil ve kültür birliği” adına ana dilde yayın hakkı ile yıkılmıştır. Bu kanalın kurulması çok dinli, çok dilli bir yapının yolunu açmıştır. Dil bir milletin temel sigortasıdır. Aynı duygularla duygulanmak ortak dili olan insana has bir özelliktir. Bu özellikten mahrum toplumların bir ideal, bir hedef etrafında buluşmaları imkânsızdır. Bölünmenin yolunun açıldığı TV kanalı yayınından hemen sonra bir belediye başkanı “Bugün bizim dilimizi kabul edenler, yarın topraklarımızı da kabul edeceklerdir.” deme küstahlığını göstermiştir. Bölücülere fırsat verilmiştir. Açılım bununla kalmamış, PKK terör örgütü kan emicileri, elebaşlarının çağrısı üzerine Irak’ın kandil ve mahmur kamplarından Türkiye’ye giriş yapmışlardır. Âdeta bir devlet töreni gibi milletvekillerince karşılamalar yapılmıştır.  Kanunlar yok sayılarak kan emicilerin ayaklarına devletin savcıları gönderilmiş, mahkemeler kurulmuştur. Bu uygulamalarla siyaset ve hukuk hayatımız ağır bir yara almıştır. Ülkeye giriş yapan hainler pişman olmadıklarını, terör örgütünü temsil ettiklerini ve devlet yetkililerine mektup getirdiklerini söylemişlerdir. Hukuk nezdinde aklanan PKK kan emicileri ellerini sallaya sallaya geldikleri ülkemizden mesajlarını vererek inlerine dönmüşlerdir. Hükûmetin başı, Türkiye’ye giriş yapan teröristler için bunu sevinç tablosu olarak nitelendirmiştir.  Hâlbuki tablo hiç öyle olmamış, sonuçları itibarıyla utanç tablosuna dönüşmüştür. Bu anlayış terörü önleme yerine aksine artırmış ve bazı kesimleri şımartmıştır. Özerklik sözleri telaffuz edilmeye başlanmıştır. Daha da ileri gidilerek 30 Temmuz 2010 tarihinde 10. Munzur Kültür Doğa Festivali kapsamında düzenlenen panel  için Tunceli’ye giden Diyarbakır Belediye Başkanı burada yaptığı açıklamalarda ‘‘Ayyıldızlı Türk Bayrağımızla birlikte sarı kırmızı yeşil bayrak da dalgalansa ne olur.’’ demiştir. Demokratik özerklik ile ilgili esas niyetini ortaya koyarak ‘‘Özerk Doğu Karadeniz, özerk Orta Karadeniz olacak, aynı zamanda Demokratik Türkiye Özerk Kürdistan olacak, bölgede Kürdistan Bölgesel Parlemantosu olacaktır.’’ deme küstahlığını göstermiştir.

Son zamanlarda Türk milletinin dirliğine, devletimizin bekasına, ülkemizin birlik ve bütünlüğününe yönelik cüretkar tehditler doruk noktaya ulaşmıştır. İhanet kokan eylem ve açıklamalar fütursuzca sergilenmektedir. Bu davranışlar gaflet, dalalet, hıyanet ve büyük bir densizliktir.

Türk Milleti için ‘‘Böl, parçala, yok et.’’ formülü geliştirenler, iç unsurları figüran olarak kullanarak amaçlarına sinsice ulaşma çabasındadır. Bu çirkin manzaralar Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerinde hakimiyet kurmaya çalışanların, bağımsızlık ve özgürlüğümüze derin darbe hazırlığında olanların, millî varlığımızda sarsıntılar silsilesi yaratma peşinde koşanların marifetidir.

Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan herkes tek bayrak olan ay yıldızlı bayrağın altında yaşamak ve ona hizmet etmek zorundadır.

  Bursa İnegöl ve Hatay Dörtyol’da meydana gelen olaylar sonrasında bir milletvekili “Bir arada yaşama konusunda artık fazla ısrarcı olmayacağız.” diyebilmiştir. Başka bir milletvekili İskenderun’daki saldırıya değinirken “Ben İskenderun’daki eylemden şunu anladım: Bu savaş artık sadece Kürdistan’da olmayacak.” diyerek haddini aşan ifadeler sarf etmiştir. Yine hain odaklar kalkan eyleminin startını 15 Mayıs 2010 tarihinde Diyarbakır’dan vermişler, yürüyüşte konuşan milletvekili “Bu politikayı ve bu savaşı sürdürürseniz iddia ediyoruz, yemin ediyoruz, Kürt halkı yaşamı cehenneme çevirecek.” demiştir. Bu yürüyüşte PKK terör örgütü elebaşının posterleri, çatışmalarda öldürülen teröristlerin fotoğrafları taşınmıştır. Yapılan konuşmalarda milletvekili, “Tankları, helikopterleri ve uçakları Kürdistan topraklarını bombalıyor, biz bunu durduracağız, Kürt halkı Ortadoğu’da yaşamı kilitleyecek ama artık Kürt halkının verdiği mücadele gerilla ile sınırlı olmayacaktır. Kürt halkı eylemleri ile kentleri, yolları, caddeleri yaşamı kuşatacak buna söz veriyorum.” naraları atılmıştır. İnegöl ve Dörtyol’da meydana gelen olaylar da bu söylenenlere şahitlik etmektedir. Bugün geldiğimiz noktada 2002 yılında sıfıra yaklaşan eylemler yeniden artmış ve her gün bir iki şehit haberi duyulmaya başlamış, ülke âdete bölünmenin eşiğine gelmiştir. Türkiye’de terörle mücadelenin tarihine baktığımızda 2002 yılında şehit sayısı 6’ydı. 2003 yılında yeni kurulan hükûmet döneminde şehit sayısı 21’e yükselmiştir.2007 yılında 123, 2008 yılında 151, 2009 yılında 138, 2010 yılında ise şehit sayımız çok artmıştır. Bu da hükûmetin terör noktasında başarısızlığını göstermektedir. Şehit cenazelerine Cumhurbaşkanının, Başbakanın, bakan ve milletvekillerinin katılması soruna çözüm getirmemektedir. Bu anlayış şehitlerin ve yakınlarının yanında olunduğunun göstergesi olamaz. Türk milleti terörün bitirilmesi noktasında hükûmetten çözüm beklemektedir. İşte o zaman şehitlere ve şehit yakınlarına sahip çıkıldığını görmüş olacağız.

Türk milleti, Anadolu’yu vatan yaparken ve bu coğrafyada yüzyıllardır var olma mücadelesi verirken bunun bedelini de canıyla ödemiştir. Türk milletinin namus ve şerefini koruma uğruna Türk’ü, Kürt’ü birlikte bu ülkeyi vatan yapmıştır. 18 Mart 1915 tarihinde Diyarbakırlısı, Siirtlisi, Sivaslısı, Adanalısı, Kütahyalısı, Kayserilisi, Edirnelisi birlikte bu ülke topraklarını korudular. 18 Mart 1915 hep aynı cevherin damarlarının şehadet şerbetini içtiği günün adıdır. Çanakkale’de bulunan mezar taşları buna şahitlik yapmaktadır. Bu ülkeyi yine bu ülkede yaşayanlarla birlikte korumaya devam edeceğiz. Bizler mucizeler yaratan bir ecdadın torunlarıyız. İçerde ve dışarıda bulunan hainler Çanakkale’yi dikkate alsınlar. Çanakkale bir abide gibi tarihin şanlı sayfalarında parlamaktadır. Terör örgütüne destek verenler, Kürt halkını kışkırtmaya çalışanlar buna Muvaffak olamayacaklardır. Bölücülükten yana tavır sergileyen siyasi partiler ve bazı milletvekilleri Kürt halkını da temsil etmemektedir.

Dün olduğu gibi bugün de vatan evlatları, Türk milletinin devleti ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğü uğruna toprağa düşmektedir. Hiç düşünmeden, arkalarında ailelerini, çocuklarını, eşlerini, analarını, babalarını ve tüm sevdiklerini bırakarak gitmektedirler. Türk milleti de toprağa düşen vatan evlatlarına son görevlerini yerine getirmeye çalışmaktadır. Dua ve hayır niyazlarla “ölümsüzleri” uğurlamaktadır. Artan terör olayları karşısında yeterli tedbirleri almayan, terör destekçisi unsurlara tolerans gösteren bütün sorumlulara da haklı ve demokratik tepkilerini göstermişlerdir. Tekbir getirmişlerdir, PKK aleyhine sloganlar atmışlardır, sorumlular göreve davet edilmiştir. Bunlar yapılırken şehit cenazelerindeki ülkeyi yönetenlerin aleyhine gösterilen tepkiler farklı bir yöne çekilmeye başlanmıştır. İnsanlarımızın ortak bir acıyı paylaşmak için bir araya gelmelerini üzüntülerini ve tepkilerini dillendirmelerini sorgulamak ve değersizleştirmek iyi niyetli bir yaklaşım olmamıştır.

İktidarın terörü önlemede ki çaresizliği yüzünden, ülkemizde her gün ana baba kuzuları şehit oluyor, toprağa veriliyor.

Her şeye karşı tepkisiz hâle getirilen Türk milleti bölünmenin eşiğine geldiğimiz şu günlerde bunlara da mı susacak? Bunlara da mı göz yumacak? Bunlara da mı tepki vermeyecek? Sorumluları göreve davet etmeyecek mi? Bu millî tepkinin adı  “siyaset yapmak’’ olarak mı nitelendirilecek.

PKK’lıları devletin kurumlarında ağırlayanlar, yemekli toplantılar yapanlar, şehitlerin cenazesine katılıyor, bu siyaset yapmak olmuyor ama şehitlerin ana-babası ve yavrusu ile ağlayan, bağıran gençler insanlar şehitleri istismar ediyorlar, öyle mi? Bunları TV’lere, gazetelere taşıyanlar da kışkırtıcı oluyor, öyle mi?

Türk milleti ve şehit aileleri şehidini, evladını istediği şekilde uğurlamak istiyorsa bu engellenmemelidir.

Şehit cenazelerinde atılan sloganlar ve tekbirlerin inançlarımıza göre uygun olmadığı açıklamaları, şehit yakınlarını, şehitlere sahip çıkan kesimleri incitmiş ve üzmüştür. Bugüne kadar bu yönde yapılan açıklamaları talihsiz bir açıklama olarak değerlendirdim.

Şehitlere sahip çıkmak ülkeye sahip çıkmaktır, atılan sloganlar, getirilen tekbirler nedense bazı kesimleri rahatsız etmiştir. Doğrusu bunu anlamakta güçlük çekmişimdir. Şehit törenlerinde slogan atmak, tekbir getirmek yanlış ise bu tüm törenleri inkâr anlamına gelir ki buna da kimsenin hakkı yoktur. Şehitlerimiz bu milletin değerleri için çarpıştı ve şehit oldu, aziz şehitlerimizin ve milletimizin arzu ettiği şekilde uğurlanması onlara yakışandır.

“Tekbir getirmeyin, slogan atmayın” gibi açıklamalar hiç kimseye bir iyilik sağlamamıştır. Bu tür davranışlarla millî ve manevi refleksler yok edilmeye çalışılmıştır. Sonuçta tepkisiz toplum oluşturulmaya çalışılmış, milletimizin millî refleksleri törpülenmiştir. Elbette terörün önlenmesi ülkeyi yönetenlerin görevidir.Ancak vatandaşın gösterdiği sağduyulu tepkilere keşke engel olunmasaydı, aralara setler çekilmeseydi.

Kimse unutmasın ki Türk toplumu zamanı geldiğinde “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir.” terslemesi ile bölücü başı Apo’ya “Sayın” ve şehitlerimize “kelle” tabirini uygun gören zihniyetin yaklaşımı “Benim yavrum neden öldü.” diyerek sitem eden şehit ailesine telefonla taziyede bulunup bulunmadığı sorulduğunda, Başbakan’ın “Arayıp da bunları mı dinleyeceğim.” umursamazlığını sorgulayacaktır.

İçinde bulunduğumuz hassas günlerde âdeta halkı askere karşı kışkırtmak istercesine “Erlerimiz savaşıyor; ölüyor, subaylarımız nerede?” başlığı altında, “Er çok ölüyor, subay niye az ölüyor?” diye haber yapanları da sorgulayacaktır. Bu mücadelede çok sayıda asker ve komutanlarımızı şehit verdik. Bu tartışmalardan süratle kaçınmak gerekir. Zaman bir ve beraber olma zamanıdır.   

Terörü önlemek için kararlı olmak lazım. Bu kararlılıkta bugün ülkeyi yönetenlerde görülmemektedir.  Devletin kurumlarına saldırılar düzenlenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel kavramları her gün aşındırılmıştır, Türk kimliği tartışılır hâle getirilmiştir. Hükûmetin başı Türkleri sürekli Türkiye’yi oluşturan 36 etnik gruptan biri olarak tanımlamış, ‘‘Diyarbakır’da Kürt sorunu var.’’ demiş, ülkemizi kimlik karmaşası içinde göstermiştir. Bunlarla da kalınmamış ne idüğü belirsiz bir açılım projesi ile terör örgütünün ekmeğine yağ sürülmüştür. İçeride teröre karşı çözüm ortaya koyamayanlar,  dış politika da hep kaybetmiştir. Türkiye millî kararlar alırken AB’nin ABD’nin ağzına bakar hâle gelmiştir.  Avrupa Birliği zorbasına karşı çaresizmiş şekilde teslimiyetçi bir politika izlenmiştir. Her ne pahasına olursa olsun Avrupa Birliğine girmek gibi bir misyon oluşturanlar; vatanın ve milletin bütünlüğünü hiçe sayarak AB’nin dayattığı Öcalan projelerini bir bir hayata geçirmenin taşeronluğunu yapmışlardır. Teröristler de bundan cesaret almıştır.

Gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içerisinde olanlara Atatürk’ün şu sözlerini hatırlatmayı bir görev addediyorum:

“Efendiler!

Vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Hâlbuki hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir.”

Terörün kaynağı kurutulmamış, özellikle Irak’ın kuzeyinde zafiyet doğmuştur. Bu bölgedeki oluşuma zamanında müdahale edilmemiş, Türkiye ve güneydoğusu iki aşiret reisinin müdahalesine maruz kalmıştır. Ülkeyi yönetenler askerin gerektiğinde Irak’ın kuzeyine müdahale edebilmesi için gerekli izni bir türlü meclisten çıkarma cesaretini gösterememiştir. Bazı baskılar sonucunda bir düzenleme yapılmış ise de bu yerine getirilmiş değildir.

Sınır ötesi operasyonla ilgili kamuoyu yanlış yönlendirilmiştir.  Sınır ötesi operasyonla ilgili açıklamalarda yapılarak sınır ötesi operasyonunun en son düşünülmesi gerektiği belirtilmiş, “İçerdeki 5 bin terörist bittimi mi ki dağlardaki da ki 500 ile uğraşalım” denilmiştir. Daha sonra bu rakamları içeride bin 500, sınır dışında 3 bin 500 diyerek düzeltme yapılmıştır. Bunlar bir devlet adamına yakışmamıştır. Bu sözler  hafızalarımızda ki yerini korumaktadır.

 Sınır ötesi operasyonun tartışıldığı günlerde, TÜSİAD sınır ötesi operasyon senaryolarına ilişkin “ümit ediyoruz ki Türkiye, bu duruma itilmez, böyle bir şeyi yapmak zorunda kalmaz. Ama bu tür gelişmeler olursa tabii bunların ekonomi piyasalarında, finansal piyasalarda olumsuz etkileri olabilir” diyerek, şehit olan vatan evlatları göz ardı edilmiştir. ABD dışişleri sekreteri Condoleezza Rice’dan da sınır ötesi operasyonunun Irak ve Türkiye için iyi olmayacağı açıklaması gelmiştir. PKK sürekli ABD’ye şikâyet edilmiştir. ABD’den yardım istenmiştir. ABD’den sözler alınmış, sözler tutulmamıştır. Kuzey Irak’a girmemek adına para karşılığı sözleşmelere imza konulmuştur.

14 Kasım 2006 Tarihinde 250 bin Mehmetçik sınıra gönderilmiş, müdahale aşamasında ABD’den ‘‘PKK meselesini biz çözeceğiz.’’ sözü alınmış, müdahale ertelenmiş, çözüm bulunamamıştır.

Siyasi ve ekonomik çıkarlar hayati çıkarların önüne geçirilmiştir. Hükûmet güneydoğu milletvekillerinin, feodal ağaların ve malum danışmanların paralelinde davranılarak bugünlere gelinmiştir.

Yıl 2010. Sınır ötesi operasyonu hâlâ gerçekleştirilmemiştir. Kandil Dağı’na kapsamlı operasyon yapıldığı söylense de bunun aksi açıklamalar yer almaktadır.  ABD’nin  “Aman sınır ötesi operasyon yapmayınız.” dediğini AB’nin de böyle bir müdahale olursa Türkiye AB’ye girmeyi unutsun dediğini unutmadık.

Bize bunları söyleyenlere şunu sormak lazım: Amerika, Irak’a girdiğinde niçin sesiniz çıkmadı? ABD’ye “Demokrasiyi getireceğiz dediniz, orayı kan gölüne çevirdiniz. Demokrasi geldi mi? Niçin girdiniz? Aranızda binlerce km olmasına rağmen, Irak’ı ve liderini kendiniz için tehlike olarak gördünüz. İnsanları katlettiniz, idam ettiniz. Peki her gün bir iki vatan evladını şehit eden terörist PKK’yı tehlike olarak görmüyor musunuz? Türkiye’nin sınır ötesi operasyonuna hayır, ama siz Irak’a girince iyi, öyle mi? Böyle demokrasi ve insan hakları olamaz. Durum ortada, dost, düşman şunu iyi bilmeli; Amerika artık bizim müttefikimiz değil. Ülkemiz insanı dostunu ve bu ülkeye ihanet içerisinde olanları görmelidir. ABD taraf, onlar PKK’nın yanında. Nerede Türkiye aleyhinde bir faaliyet varsa batılı müttefiklerimiz ve Amerika o işin içinde ve başında yer alıyor. ABD de açıkça PKK’ya destek veriyor. ABD, hükûmetin teslimiyetçi politikalarından yararlanarak hava sahamızı kullanıyor, İncirlik üssümüzü kullanıyor, Habur sınır kapısının açık olmasından dolayı peşmerge, çapulcu Barzani’nin Türkiye’den para kazanması sağlanıyor. Gerçeklerle yüzleşmenin zamanıdır. PKK adıyla organize olan “Kürtçülük” Türkiye’yi parçalamak ve bölmek istiyor. Bu Türkiye üzerinde kötü emelleri olanların bir projesidir. Bu proje ülkemiz içinde bölücü fitneye sempati besleyen bazı yazar, çizerlerden de destek görmektedir. Basın ve medyamızda, üniversitelerimizde yerleşmiş olan işbirlikçilerin akan kanlardaki sorumlulukları en az PKK’lı teröristler kadar büyüktür. TBMM çatısı altında bu bölücü Kürtçü fitnenin siyasal uzantılarının varlığı, sarf ettikleri sözler aziz şehitlerimizin hatıralarına saygısızlıktır. PKK’ya, mecliste açıkça destek verilmektedir. Bu rezalet böyle sürdürülemez. PKK’ya ve mecliste uzantılarına meydan okuyan Genel Kurmay Başkanı ertesi gün bunlardan büyük bir hakaret işitiyor. Bunlara karşı bir şey yapılamıyorsa bu anlayışla da terör ortadan kaldıramaz, aksine bulunduğunuz kurumu küçük düşürür, birilerinin palazlanmasına fırsat vermiş olursunuz. T.C. Devleti bir hukuk devletidir. Bu ülkenin Anayasası, kanunları, savcıları ve hâkimleri vardır. Anayasaları, kanunları belli süre için askıya alamazsınız. Bunu yapmaya çalışanlar vardır. PKK parti, dernek, vakıf ve belediyeler üzerinde açıkça örgütlenmektedir. Bunlara karşı bir işlem yürütülmemesi terörü bu noktaya getirmiştir. Görevini bu anlamda yerine getirmeyenler suç işlemektedir.

Artık bu gidişe mutlaka “DUR” demenin zamanı gelmiştir. Hain, kalleş, teröre karşı toplumsal bir tavır, millî bir duruş göstermenin zamanı geldi de geçmektedir. Türk milleti T.C. Devleti’nin kurucusu Atatürk’ün mirasının bekçisidir. Bağımsızlığı, bütünlüğü ve dirliği için yaşar. Yüce Türk milletinin sabrını zorlayan hain saldırılar karşısında gün birlik olma günüdür. Toplumun tüm kesimleri başta iktidar olmak üzere bir araya gelerek teröre karşı acil tedbirler almalıdır. Artık Türk milleti, yöneticilerin “Terörün bu son çırpınışlarıdır.” sözlerine kanmak istemiyor. Terör artık bitmeli, anneler ağlamamalı, çocuklar yetim kalmamalıdır.

Vatan topraklarından beslenmesine karşın “Vatan” kavramına yabancılaşan nankörlerin, ihanetleri bedelsiz kalmamalıdır. Ülkemizi kemirmeye çalışan farelere, şehitlerimizin kanını içmeye yeltenen vampirlere göz yumulmamalı; toprağımıza, bayrağımıza uzanan eller mutlaka kırılmalıdır. Türkiye’yi sokakta bulmadık! Başka bir Türkiye yok! En az bu ülkenin düşmanları ve ihanet içerisinde olanlar kadar cesur, kararlı ve azimli olmak zorundayız.

Unutulmasın ki  Türk milleti bölünemez, parçalanamaz, yok edilemez. Milletimizin içine nifak tohumları ekmeye çalışanlar ve Türk milletini kamplara bölmek isteyenler hiçbir zaman amaçlarına ulaşamayacaklardır. Akıttıkları kanda bir gün boğulacaklardır.