SOSYAL DEVLET... BAĞIŞ, AİDAT, KAYIT PARASI...

           Eğitimin sorunlarından birisi de hiç şüphesiz, bütçeden eğitime ayrılan paydır. Ülkeyi yönetenler, “Bütçeden eğitime ayrılan payı artırdık” diyerek övünseler de bunun gerçeği tam olarak yansıtmadığı ortadadır.

          Eğitimde sorunların azalmasını beklerken sorunlar gün geçtikçe artmaktadır. Bu durum, toplumu huzursuzluğa ve umutsuzluğa sevk etmektedir. Eğitimi kamu kaynakları ile finanse etmek yerine bütçeden yeterli kaynak ayırmayarak, eğitim tamamen paralı hale getirmek, ticarileştirme mantığının ta kendisidir. Eğitime ayrılan pay ile eğitimin ihtiyaçlarını karşılaştırdığınızda arada dağlar kadar fark olduğunu görürsünüz. Okullarımızın fiziki alt yapı ve eğitim aracı yetersizliği, öğrenci sayısının fazlalığına oranla öğretmen sayısının yetersizliği, gelişen teknolojiye paralel donanımın sağlanamaması vs. eğitimde beklenen amaçların gerçekleştirilememesine yol açmaktadır. Tüm bunların karşılığında eğitim için ayrılan kaynak değerlendirildiğinde; devletin, artık eğitimi gözden çıkardığını, sorunların çözülmesi için bir adım atmadığını görüyoruz. 2010 MEB bütçesine bakıldığında, tıpkı genel bütçede görüldüğü gibi, harcamaların neredeyse tamamının zorunlu harcamalardan oluştuğu görülmektedir. 2010 Eğitim bütçesi, eğitimin niteliğini yükseltmek bir yana, yaşanan gerilemeyi daha da hızlandırmıştır. Ortaya konulan bütçe rakamlarıyla zorunlu harcamaların bile karşılanması zordur.

 

Görülmektedir ki, 2010–2011 eğitim ve öğretim yılına da geçmiş yıllarda olduğu gibi sorunlarla başlanılmıştır.

 

AKP Hükümeti, her fırsatta bütçeden en yüksek payı eğitime ayırdığını söylemekle birlikte, eğitim harcamalarının milli gelir içindeki payını daha da aşağılara çekmeyi hedeflemektedir. Milli Eğitim Bakanlığı bütçesinin milli gelir (GSYH) içindeki payı 2010 yılında %2,74 olarak öngörülmüştür. Oysa ki; eğitim sisteminin karşı karşıya olduğu sorunlar, bütçe rakamlarının eğitim sisteminin ihtiyaçlarına cevap verecek oranlarda arttırılmasını gerektirmektedir.

 

Eğitimden beklenen amaçların gerçekleşmesi, artan öğrenci sayısı, derslik açıkları, eğitimin niteliğinin yükselmesi, fiziki alt yapı ve donanım eksikliklerinin giderilmesi, 22 öğrencili ideal sınıfların oluşturulması ve öğretmen açıklarının giderilmesi için MEB bütçesinin milli gelire oranı mutlak olarak arttırılmak zorundadır. Bu düzeyin altındaki her rakam, sorunların sürmesine yol açacak, bu durumdan en büyük zararı yine eğitim sistemi görecektir.

 

2010 Bütçesinde eğitime ayrılan pay 28,2 Milyar TL (19 Milyar 915 Dolar). 2010 Bütçesinde sağlığa ayrılan pay ise 12 milyar 700 milyon TL. Maliye Bakanı Şimşek, bütçe görüşmeleri sonrasında yaptığı açıklamada, “2010 yılında kamu kesimi tarafından yapılacak toplam sağlık harcamasının 37,5 milyar TL’ye ulaşacağını tahmin ediyoruz” demiştir. Ülkemizde sigara ve içki harcamamız kişi başına yıllık 350 dolar civarıdır. Toplamda ise 25 milyar dolardır. Türkiye’de 2010 yılında sağlık için harcanacak para 26 milyar 483 dolar olacaktır. Bu paranın % 80’i ilaca gitmektedir. Yani 100’ü aşkın ilaç şirketine yılda 21 milyar dolar ilaç parası, sigara ve alkole 25 milyar dolar harcarken; eğitime ancak 19 Milyar civarında para harcanması doğrusu hükümetin insanımıza nasıl bir değer verdiğini ortaya koymaktadır. Bugüne kadar insan odaklı düşünülerek bütçeden eğitime daha çok pay ayrılsaydı, gereken ilgi gösterilseydi sağlıkta bu kadar harcama da olmayabilirdi.

            

Günümüzde bütçeden eğitime ayrılan pay, eğitimin en temel ihtiyaçlarını dahi karşılamaktan uzaktır. Devletin, eğitimi gözden çıkarmasına sebep ise ülkemizde yıllardan beri uygulanan özelleştirme politikalarıdır. Okul öncesinden üniversite seviyesine kadar; özel ve vakıf okullarına bedava arsa tahsisi, teşvikler, düşük faizli krediler, vergi indirimleri, gümrük muafiyetleri vs. gibi kaynaklar cömertçe sunulmaktadır. Bunun karşılığında ise devlet okullarına gelince ise özellikle ilköğretim okullarına temel ihtiyaçların giderilmesi için bile ödenek tahsis etmeyeceksiniz. Çocukları sınıflarda kalabalık sınıflarda okutarak pestil yapacaksınız. Bir de kalkıp eğitim sisteminizle övüneceksiniz. Sayın Başbakan, her mitinginde şu kadar derslik yaptık, öğrencilerimizi rahata kavuşturduk, sınıflarda öğrenci sayılarını düşürdük diyerek övünmektedir. Durum Sayın Başbakanın övündüğü gibi değildir. "OECD Bir Bakışta Eğitim 2010 Raporu"na göre; OECD ülkelerinde ilköğretimde derslik başına düşen öğrenci sayısının 21.6. Bu rakam Avusturya'da 19.3, Danimarka'da 19.6, Yunanistan'da 16.8, İtalya'da 18.7’dır. Türkiye'de ise ilköğretimde derslik başına düşen öğrenci sayısı 32'dir. Bu rakam İstanbul'da 46, Ankara'da 36, Bursa'da 38, Adana'da 39, Van'da 45, Şanlıurfa'da 53'tür.  Bu şehirlerin farklı semtlerinde dahi bu rakamlar çok büyük değişiklikler göstermektedir. Yine bu rapora göre, öğretmen başına düşen öğrenci sayısında OECD ülkeleri ortalamasının ilköğretimde 16.4, ortaöğretimde 13.7 iken, Türkiye'de ise öğretmen başına düşen öğrenci sayısının ilköğretimde 22, ortaöğretimde 18” dır.

 

Şu tartışılmaz bir gerçektir ki; ülkemizin OECD ülkelerinin seviyesine çıkması için daha çok okula ve öğretmene ihtiyacı vardır.

 

Siyasi iktidarın; çıkardığı yasa, yönetmelik ve uygulamaları ile eğitimi ne hale getirdiği, yaşanan sorunlara çözüm üretemediği ortadadır. Hükümet nezdinde okullarımız, üniversiteler dâhil olmak üzere birer ticarethane gibi görülmektedir. Veliler-öğrenciler işletmenin müşterileri, öğretmen ve yöneticilerde tahsildardır. Bu durum sosyal devlet anlayışımız, anayasamız ve imza attığımız uluslararası anlaşmalarla bağdaşmamaktadır.

 

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi madde 26:

“Her şahsın öğrenim hakkı vardır. Öğrenim hiç olmazsa ilk ve temel safhalarında parasızdır. İlköğretim mecburidir. Teknik ve mesleki öğretimden herkes istifade edebilmelidir. Yüksek öğretim, liyakatlerine göre herkese tam eşitlikle açık olmalıdır.”

 

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi madde 28:

“Taraf devletler, çocuğun eğitim hakkını kabul ederler ve bu hakkın fırsat eşitliği temelinde tedricen gerçekleştirilmesi görüşüyle: İlköğretimi herkes için zorunlu ve parasız hale getirirler; ortaöğretim sistemlerinin… Tüm çocuklara açık olmasını sağlarlar ve gerekli durumlarda mali yardım yapılması ve öğretimi parasız kılmak gibi uygun önlemleri alırlar.”

 

 T.C Anayasası madde 42:

“İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve devlet okullarında parasızdır.”

             İlköğretim ve Eğitim Kanunu madde 2:

“İlköğretim, ilköğrenim kurumlarında verilir; öğrenim çağında bulunan kız ve erkek çocuklar için mecburi, devlet okullarında parasızdır.

 

Milli Eğitim Temel Kanunu:

Madde 8: “Eğitimde kadın, erkek herkese fırsat ve imkân eşitliği sağlanır. Maddi imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin en yüksek eğitim kademelerine kadar öğrenim görmelerini sağlamak amacıyla parasız yatılılık, burs, kredi ve başka yollarla gerekli yardımlar yapılır.”

 

Madde 22 : “İlköğretim 6 – 14 yaşlarındaki çocukların eğitim ve öğretimini kapsar, ilköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve devlet okullarında parasızdır.”


            Madde 16 : “…Öğrenci velileri hiçbir surette bağış yapmaya zorlanamaz.”

 

Denilmesine rağmen, okullarımızda her kayıt döneminde “kayıt parası”, okul zamanında ise “aidat” konuları tartışma konusu olmaktadır. Milli Eğitim Bakanı, Valiler, İl-İlçe Milli Eğitim Müdürleri, Kaymakamlar… “Kayıt parası ve zoraki bağış alınmayacak, alanlar olursa işte telefon numaram, ihbar edin biz gereğini yaparız” diyerek teca-ülü arif sanatının en ince akordunu çekerler. Yöneticiler bu popülist tavrı ortaya koyarken, okulların ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağına dair bir çözüm üretmezler. Konu kamuoyu gündemindeki sıcaklığını yitirince de okullarda toplanan zoraki bağışlara ve katkı paylarına ses çıkarmazlar. Hatta okul idarecilerine “başınızın çaresine bakın ancak basına yansımasın” mealinden “anayasa ve yasalara selam, zorla bağışa devam” derler. Yani, idarecilere “okulunuzun giderlerini karşılamak, bulmak zorundasınız” denilerek “paralı eğitim” pervasızca hayata geçirilmekte, eğitimde fırsat ve imkân eşitliği yok edilmektedir. Bir şikâyet olduğunda da yöneticilere ve öğretmenlere soruşturmalar açılarak en ağır cezaları verirler. Okullarda çocuklara doğru olmayı, yalan söylememeyi öğretmek eğitimin amaçlarındandır ama kimse doğru söylemez.

 

09.06.2006 tarihli bir gazetede “Kayıt sanal, Para Gerçek” manşeti ile bir haber yayınlanır. Bu habere zamanın Milli Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin ÇELİK el kor. Müdürlerine talimat yağdırır. Gazeteye şu açıklamaları yapar. “Böyle olaylarda vatandaş çekiniyor, endişeye kapılıyor, şikâyet edemiyor. Medya bu uygulamanın sağlıklı yürütülmesi konusunda yardımcı olsun. Belirlemeleriniz olursa, ‘Deyin ki şu müdür bunu yapıyor.’ Ben de ihbar kabul eder, gerekeni yaparım. İstirham ediyorum. Bu işe para koymuşuz, teknolojiyi devreye sokmuşuz. Bu zahmeti boşuna mı çektik, boşuna mı o kadar emek verdik? Dinozor kafalı bazı adamlar bunu sabote ediyorsa, buna izin vermem. Yeter ki bana bildirin...” diyor. Şu an görevde olan Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, okulların açılmasından önce velilere mektup göndererek, okul kaydı için herhangi bir para ödenmemesini isteyerek Sayın Çelik’in izinden gitmiştir. Bakanlar değişmiş ama anlayışlar değişmemiştir. Okulların açıldığı günlerde vatandaşların, ''Okul yöneticilerinin öğrenci kayıtlarında para istediği ve para vermeyen öğrencilere ayrımcılık yapıldığı'' konusundaki şikâyetleri üzerine Çubukçu, ''Kayıt sırasında para ödenmez, okullarımız ücretsizdir. Ders kitaplarını bile ücretsiz olarak veriyoruz. Ben sizden okulların isimlerini, verdikleri hesap numaralarını aldım, gereken işlemleri yapacağım. Okul aile birliklerinin bu konuda veliler üzerine baskı uygulamasına da karşıyım. Okulun istediği para değil, bu okul aile birliklerinin açtığı hesap numarası. Okul idarecilerimizi uyaracağım'' dedi.

 

13 Eylül 2010 tarihli gazetelerde Ankara ili için şöyle bir haber yer aldı; “Okulların açılmasına bir hafta kala her sene yaşanan kayıt parası skandallarının önüne geçmek için Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü harekete geçti.  170 ilköğretim müfettişi ve 15 İl Milli Eğitim Müdür Yardımcısı kentin dört bir yanında kayıt esnasında yaşanabilecek problemlerin tespit edilmesi için çalışmalara başladı. İlköğretim müfettişleri ve İl Milli Eğitim Müdürü Yardımcıları kentteki tüm okullara giderek bire bir velilerle, okul idaresiyle ve okul aile birlikleriyle görüşüyorlar.” Aynı habere devamla; “Ankara il Milli Eğitim Müdürü Aydoğan'dan çağrı, teftişler sonucunda zorunlu kayıt parası alınıp alınmadığı belirlenecek, velileri zor durumda bırakan okul yöneticileri hakkında gerekli işlemler yapılacak. Okulların daha iyi noktaya gelmesi için velilerin gönül rızasıyla yapacakları bağışlar bizleri memnun eder. Onun dışında okul yönetiminin zorlamasıyla kayıt parası ya da benzeri uygulamalar kabul edilemez. Biz önlemlerimizi aldık. Yine de sıkıntı yaşayan velilerimiz varsa bizzat İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne gelerek sıkıntılarını anlatabilirler” çağrısında bulundu.

 

Biliyorum ki, bu açıklamaların daha da serti birçok illerimizde yapılmaktadır. Bu sistem artık yalama olmuştur. Böylesi bir sistemden adam gibi adamları, yalansız, dolansız insanları, dosdoğru konuşan yöneticileri çıkarmamız nasıl beklenebilir. Tüm yaşanan bu olumsuzluklara rağmen adam gibi adamlarımız da çoktur. Yapılan açıklamalar çaresizliğin sonuçlarıdır. Gerçekler bilinmesine rağmen, makamı koruma açıklamalarıdır. “Kayıt parası vermeyin, zoraki bağış alanları ihbar edin” demek aç karna tok tesellisinden başka bir şey değildir. Lütfen herkes dürüst olsun. Popülist siyaset mantığının hiç kimseye bir faydası yoktur. İlköğretim okullarımızın ihtiyaçlarına karşılık 1 TL dahi para verilmemektedir. Ortaöğretim kurumlarına gelen ödenekte ancak kömür ihtiyaçlarını karşılayabilmektedir. Okullarımızın büyük ihtiyaçları bulunmaktadır. Bir okul düşünelim. Devlet, okulda görev yapan öğretmenin maaşını, kömürünü, suyunu, elektriğini ödüyor. Diğer ihtiyaçları okula havale ediyor. Su, elektrik parası ödenmediği zamanlarda yine devletin kurumları tarafından suyu, elektriği kesiliyor.1000 mevcutlu, 2000 öğrencisi olan okullarımız var. Bu öğrencilerin eğitim gördüğü okullarımızın birçok ihtiyacı olacaktır. Bir evin, bir işyerinin nelere ihtiyacı varsa; kat ve kat fazlası okulların ihtiyacı vardır. En başta okulun temizlik işlerini yapacak yeterli personeli bulunacaktır. Temizlik malzemesi olacaktır. Hangi okulda yeteri kadar yardımcı personel vardır. Bir yardımcı personeli dahi olmayan çok sayıda okulumuz vardır. İstanbul’da okullarımızın hemen hemen çoğunda yardımcı personel bulunmamaktadır. Diğer illerimizde bundan farklı değildir. Bu okulların temizliğini kim yapar dediğimizde akla bağış gelir, aidat gelir. Ya diğer ihtiyaçlar telefon, kırtasiye harcamaları, bilgisayar-yazıcı-fotokopi makinesi alımı, tamiratı için paraya ihtiyaç vardır.  Nasıl hesaplarsanız hesaplayın bir okulun yıllık masrafı 50–100 bin TL arasındadır. Bu parayı devlet ödemediğine göre kim ödeyecektir. Okullarımızın işlerliği de devam edeceğine göre bu masrafları kim karşılayacaktır.

 

İşte burada okul yöneticileri devreye girerler. Kara kara düşünürler, çözüm bulmaya çalışırlar. Okul yöneticileri adeta sihirbazlık yaparlar. Yalnızca yöneticiler mi? Hayır. Öğretmeler de bu işin içerisindedir.

 

Sonuç itibari ile eğitim çalışanları günümüzün modern dilencileridir. Okul yöneticilerimiz zamanlarının çoğunu okul ihtiyaçlarını karşılamak için para bulmak, binanın tadilat, tamiratı ile geçirmektedir. Bunlar okul yöneticilerinin görevi olmamasına rağmen bunları yaparlar. Adeta okulun işçisi veya müteahhidi gibi görev yaparlar.  Maalesef bu yöneticilerimiz vakitlerinin çoğunu bu işlere ayırmaktadır.

 

Bu durum, eğitimi her yönden olumsuz etkilemektedir. Okul ihtiyaçlarının karşılanması için sürekli velilere başvurulması vatandaşımızın okula, dolayısıyla devlete bakışını da değiştirmiştir. Bir güvensizlik oluşturmuştur. Velilerden para talep eden yalnızca okul yöneticileri, okul aile birlikleri değildir. Bazı okullarımızda öğretmenler de tahsildarlık yapmaktadır. Öğretmen okulun ihtiyaçları için öğrenciden para istemektedir. Bu çok vahim bir durumdur. Öğrencisinden para istemeyi kendine uygun bulmayan bazı öğretmenlerimiz de okul yöneticileri ile karşı karşıya gelmektedir.

 

Gerek yöneticilerimizin gerekse öğretmenlerimizin, okul ihtiyaçları için velilerle muhatap olmaları kesinlikle pedagojik değildir. Okul idaresiyle veli arasında bazen öğretmenin de katıldığı tartışmalar, öğrencilerin üzerinde olumsuz etkiler bırakmaktadır. Öğrencilerimiz okula, öğretmenine karşı bir tepki oluşturmaktadır. Güvensizlik oluşmaktadır. Öğrenci velileri bu olumsuz tablodan dolayı öğrencisinin durumunu sormak için okula gitmeyerek, çocuğunu eğitim süresince yalnızlığa terk etmektedir.

                                         

İlköğretimin zorunlu ve ücretsiz olmasına rağmen ve eğitim kurumlarının ihtiyaçlarının karşılanması sorumluluğu özel idarelerin görevi içinde olmasına karşılık, bu tartışmaların içinde bu kurumun yer almaması da çok düşündürücüdür. İl özel idareleri ile belediyelerin yasalar gereği eğitime aktarmaları gereken bütçe payları, olması gerektiği oranda okullara tahsis edilmiş olsaydı okullarımızın birçok ihtiyacı karşılanmış olacaktı. Devletimizi yönetenler; Evet/ Hayır yarışına 500 milyon Lira harcayabiliyor veya fakir-zengin ayrımı yapmaksızın tüm öğrencilerin kitaplarını ücretsiz karşılayabiliyorsa, okullarımızın tüm ihtiyacını da karşılayabilecek ödeneği göndermek zorundadır.

 

Eğitim yöneticilerimiz ve öğretmenlerimiz para işine girmemelidir. Öğretmen öğretmenliğini, yönetici yöneticilik görevini yerine getirmelidir. Okul idarecileri dilencilikten, öğretmenler tahsildarlıktan kurtarılmalıdır.                                                                

Okulların tüm ihtiyaçları, kurulacak bir komisyon marifeti ile belirlenmelidir. Buna göre; Milli Eğitim müdürlükleri mali portrelerini çıkarmalı, illerinin bütçelerini Maliye Bakanlığı’na sunmalıdır. Maliye Bakanlığı tüm talepleri karşılamalıdır. Okullara gönderilen ödenekler için olumsuzluk yaşanmaması adına iyi bir denetim mekanizması kurulmalıdır.

 

Öğrencilerden kayıt parası, bağış veya okul ihtiyaçlarının karşılanması için aidat alınması, Anayasaya ve uluslar arası anlaşmalara aykırıdır. Bunu yapanlar resmen suç işlemektedir. Bu uygulama sosyal devlet yönetimine yakışmamaktadır. Temel insan haklarının açıkça ihlalidir.

 

OKULLARIMIZIN TÜM İHTİYAÇLARI HALKIMIZ TARAFINDAN DEĞİL, SOSYAL DEVLET OLAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ TARAFINDAN KARŞILANMALIDIR.